Bugün gerçekten inanılmaz bir jeopolitik dönüşümü, bir zamanlar en karanlık sırlarını bile paylaşan İsrail ve Türkiye’nin nasıl birbirlerinin bir numaralı istihbarat hedefine dönüştüğünü inceleyeceğiz. Bu detaylı incelememizde iki eski müttefikin siber savaşlar ve karşı casusluk ağlarıyla dolu o karanlık gölge savaşına hep birlikte dalıyoruz. Hazırsanız başlayalım.
Biliyorsunuz haberlerde sürekli bir diplomatik kriz, karşılıklı sert açıklamalar falan görüyoruz değil mi? Ama inanın bana bunlar sadece işin vitrini. Tamamen buzdağının görünmeyen kısmı. Asıl savaş kapalı kapılar ardında, hiç bilmediğimiz siber saldırılarla, sınır ötesi operasyonlarla ve devasa casusluk ağlarıyla yürütülüyor. Biz de bugün tam olarak bu sessiz mücadeleyi aydınlatacağız.
Gözünüzde şöyle bir canlandırın. 1950’lerde sırt sırta vermiş, her şeyini paylaşan iki devletten bahsediyoruz ve bugün geldiğimiz noktaya bakın. Siber casusluk, iptal edilen askeri ihaleler, karşılıklı tutuklanan ajanlar… Bir zamanlar aynı operasyon merkezinde kahve içen bu iki güç bugün neden amansızca birbirinin peşinde? İşte bu inanılmaz kırılmanın haritasını çıkarıyoruz.
Bugünkü incelememizin rotası şu şekilde. Önce gizli Periferi Doktrini ve Trident İttifakına bakacağız, ardından iplerin koptuğu anlara, bilinen gölge savaşlarına, MİT’in hamlelerine ve geleceğe dair öngörülere geçeceğiz.
1.Trident İttifakı
Kaynaklarımızda sıklıkla karşımıza çıkan periferi doktrini diye bir kavram var, peki nedir bu? Aslında tam bir hayatta kalma stratejisi. Düşünsenize, İsrail’in dört bir yanı düşman Arap devletleriyle çevrili. Onlar da çemberin dışına uzanıp Türkiye ve İran gibi güçlü, Arap olmayan müttefikler bulmak zorunda hissettiler ve tabii ki Türkiye bu istihbarat ağının tam kalbinde yer aldı. İş birliğinin boyutu gerçekten akılalmaz seviyedeydi. 1958’deki TridentAnlaşması’yla Türkiye ve İsrail adeta birbirlerinin gözü kulağı oldu. Mossad, Türkiye’ye sızan Sovyet ajanlarını fişliyor; MİT ise İsrail’e Suriye ve Mısır’daki hedefleri veriyordu. Hatta o kadar yakınlaştılar ki Tel Aviv’de tamamen ortak kullandıkları bir tesis bile vardı. Al gülüm ver gülüm misali muazzam bir güven ortamı.
2. Güvenilmez Ortaklığa geçiş
Peki o altın çağ nasıl bitti? Jeopolitikte hiçbir şey sonsuza dek sürmez değil mi? Zaman çizelgesine baktığımızda 1996’da ilişkilerin yeni anlaşmalarla resmen zirveyi gördüğünü anlıyoruz fakat hemen ardından sert bir düşüş başlıyor ve tabii 2010 yılındaki o trajik Mavi Marmara olayı. İşte burası geri dönüşü olmayan o büyük kırılmanın yaşandığı yer. Kaynaklardaki uzman analizlerinden alınan bu alıntı aslında durumu özetliyor: “Güvenilmez ortak.” Bu sıfat çok ama çok önemli. Burası o tatlı müttefiklik günlerinin bittiği, derin bir güvensizliğin başladığı ve Türkiye’nin İsrail’i artık izlenmesi gereken potansiyel bir tehdit olarak masaya koyduğu andır.
3. Gölge savaşları ve Bilinen Vakalar
Asıl aksiyon burada başlıyor. Paylaşılan sırlardan aktif sabotajlara geçiş, bunun en çarpıcı örneği Hakan Fidan krizidir. Batı medyasına birdenbire sızdırılan iddialar, Türkiye’nin buna “Bu açıkça bir itibar suikastıdır” diyerek tepki göstermesi… İşin sonu nereye vardı biliyor musunuz? İsrail lobisi gidip ABD’nin Türkiye’ye Predator insansız hava aracı satmasını engelledi. Yani istihbarat artık eski dosta karşı bir şantaj, bir silah olarak kullanılıyordu. Daha da vahimi var. İsrail’in Türkiye’ye karşı faaliyetlerinin boyutunu gösteren belgelenmiş istihbarat raporlarına göre Mossad’ın tam da Türkiye’nin sınırında, Kuzey Irak’ta PKK militanlarını aktif olarak eğittiği ve silahlandırdığı tespit ediliyor. Bakın bir zamanlar aynı masada oturan müttefik şimdi doğrudan Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden yapılarla kendi çıkarları için sahada yan yana geliyor.
Bu cidden inanılmaz bir durum. Şunu netleştirelim. Bu vekil savaşları veya casusluk iddiaları havada uçuşan komplo teorileri falan değil. Tamamen akademik araştırmalarla ve sahadaki gerçeklerle örtüşen bulgular. İsrail’in o çok kurumlu, agresif istihbarat yapısı kendi varoluşsal çıkarları söz konusu olduğunda sınır falan tanımıyor. Hedefe ulaşmak için müttefiklik geçmişini bile bir çırpıda silebiliyorlar.
4. MİT’in karşı istihbarat hamleleri
Türkiye bütün bunlara seyirci mi kaldı derseniz elbette hayır. 2022 Malezya operasyonuna bir bakın, resmen bir Hollywood gerilim filmi. Demir Kubbe sistemini hackleyen Omar adındaki bir deha Malezya’da Mossad ajanları tarafından kaçırılıyor ama MİT binlerce kilometre ötede olayı adım adım takip ediyor. Malezya polisiyle anında koordine olup o hücre evine baskın yaptırtıp Omar’ı ellerinden alıyor. Bu hamle şu anlama geliyor: Türkiye artık sadece kendi sınırlarında savunma yapmıyor, küresel çapta bir karşı casusluk gücü olarak sahaya inmiş durumda.
İşte uzman analizlerinin de işaret ettiği o büyük değişim tam olarak bu. Savaş alanı artık üniformalarla veya köşe başındaki ajanlarla sınırlı değil, siber dünyaya taşındı. Yazılımlar, sunucular ve o Demir Kubbe gibi sistemleri delen dahi hackerlar artık en değerli ganimet. Her iki ülke de bu siber satrançta birbirini mat etmek için devasa yatırımlar yapıyor.
5. Gelecek öngörüleri ve ispatlar
Peki buradan nereye gidiyoruz? Akademik dergilerin ve vaka analizlerinin altını çizdiği çok tuhaf bir paradoks var. Ortadoğu gibi sürekli kaynayan bir coğrafyada birbirinize kanlı bıçaklı düşman olsanız bile arka kapıdaki o ince istihbarat telini tamamen koparamıyorsunuz. Devletler bunu bilerek açık tutar. Neden mi? Çünkü bağları tamamen koparmak her iki taraf için de tamamen körleşmek demektir ve bu bölgede körlük intiharla eş değerdir. Tabloya baktığımızda işin özeti çok net. O ortak tesislerdeki güven dolu müttefiklik günleri tarihe karıştı. İstihbari paylaşımı mecburen çok ufak dozlarda devam edecek olsa da artık tamamen şüpheye, siber savaşa ve diken üstünde yürütülen bir düşman-dost dengesine hapsolmuş durumdayız.
İncelememizi bitirirken sizi şu karmaşık düşünceyle baş başa bırakmak istiyorum. Gölge savaşları fiziki dünyadan siber aleme, küresel kaçırma operasyonlarına ve vekil güçlere doğru böylesine hızla kayarken müttefik ile düşman arasındaki o ince çizgiyi kim, nasıl çizecek? İstihbaratın hem en güçlü kalkan hem de en acımasız kılıç olduğu bu yeni nesil çatışmada ilk büyük hatayı kim yapacak?
Onur Yıldırım
Siyaset bilimci | Jeopolitik ve Güvenlik Araştırmacısı
Yorumlar (0)